Tarihler 3 Ocak 2026'yı gösterdiğinde Dünya, emsali ancak orman kanunlarının hüküm sürdüğü ilkel kabilelerde görülebilecek bir şenaatle uyandı. Olay malumu olduğu üzere Venezuela devlet başkanının ABD tarafından yapılan bir operasyonla evinden derdest edilerek ülkesinden alınıp ABD’ye götürülmesiyle patlak verdi.
Sebebi ne olursa yaşananlar akıl alamaz bir olaydı. Bu olay üzerine dünyanın dört bir yanından politik, siyasi ve askeri alan uzmanları günlerce konuşup bunun bir zulüm olduğu noktasında analizler yapmadaki karşı çıkışları güç zehirlemesi içinde bulunan ABD’nin kibir duvarının ötesine geçemedi. Geçemeyeceği belliydi. Çünkü bunu dünyayı ateşe veren iğrenç siyasetinden biliyorduk. Hiroşima bunların eseriydi. Vietnam katliamları unutulmadı. Irak’a girmelerine gösterdikleri demokrasi gerekçeleri bir ülkeyi tarihten silmeyle karşı karşıya getirdi. Afganistan’dan kaçarlarken geride bıraktıkları zalimlikleri daha dün gibi gözler önünde. Son olarak Gazze’de gerçekleşen katliama destek vermesi zaten zihnen ne kadar arızalı ve dünyanın baş belası bir ülke olduklarını göstermekteydi.
Ülkemizde bugüne kadar yapılan askeri ihtilallerin arkasında hep ABD’nin olduğunu düşündüğümüzde bunların hala bizimle uğraşıyor olduklarını da anlamış oluruz. Mesela 80 ihtilali gerçekleştiğinde Türkiye’den giden raporda “bizim çocuklar başardı” repliği hala diplomasinin dilinde. FETÖ’nün girişimde bulunduğu 15 Temmuz ihanetinin arkasındaki güç de yine bunlardı. Ülkemizdeki tüm terör yapılanmalarının içinde daima bunlar vardı. Anlayacağımız karşımızda hali hazırda bir Firavuni sistemin olduğunu unutmaklayım. Bu sistem genelde İslam âleminin özel de bir Türkiye’nin önündeki en büyük engeldir. Haliyle son çeyrek asırda bizi dünyaya yön veren bir ülke konumuna getirmede tüm gayretiyle çaba sarf ettiğine şahit olduğumuz Recep Tayip Erdoğan’ın liderliğindeki Türkiye’ye elbette mani olunmalıydı. Seçimlerimizin sancılı geçmesinin sebebi de buydu. Muhalefetin, ABD’nin bir partisi gidi davranmasının nedenini pek de uzaklarda aramayalım.
Dünyayı kendi aralarında paylaşmaya odaklı beş büyüğün yeni dünya düzenine geçit vermeyen siyasi hamlelerimiz bu son çeyrek asırda gösterdiğimiz başarının bir sonucudur. Uykuları kaçıran “dünya beşten büyüktür” sözümüzün bir blöf olmadığını gösteren icraatlarımız ne kadar ciddi olduğumuzu göstermesi bakımından önemlidir. Bunu tüm dünyaya ıspatlamış bulunmaktayız. Dünyanın her tarafında varlığı hissedilen bir ülke oluşumuzun arka planındaki gücümüz artık düşmanlarımızca da bilinmektedir.
Son çeyrek asır önceki o vesayetle yönetilen değersiz bir ülke olmuş olsaydık Venezuela vakıası üstümüzde sallanan Demokles’in kılıcı gibi duracaktı ve boynumuzu eğerek denilen her şeyi yerine getiren köleleşmiş bir ruhla teslim bayrağını çoktan çekmiş olacaktık. Ve sonra yaşananlar bir zamanların yüzüne bakılmayan hastalıklı Türkiye’si olmadığımızı çoktan gösteriyordu.
Bilindiği üzere Suriye hükümeti kurulduktan sonra YPG terör örgütüne yeni hükümete entegre olmaları istenmiş ve bu amaçla kendilerine 31 Aralık 2025’e kadar bir süre verilmişti. Ancak sürenin sonra ermesine yaklaşıldığı bir zaman dilimi öncesinde terör örgütünün teslim olmaması yönünden Batının nasıl bir baskı kurduğu da sır olmaktan çıkmıştı. Böyle bir hengâmede ülke olarak Suriye’ye siyasi ve askeri desteklerimizi hiç ihmal etmedik ve o meşhur “gece ansızın gelebiliriz” sözümüzü her daim dile getirdik.
Venezuela devlet başkanının başına gelenlerden hareketle Batının içimizdeki işbirlikçileri Bremen mızıkacıları gibi çıkardıkları ortak sesle Cumhurbaşkanımıza utanmadan gözdağı vermeleri şahsiyetsizliğin en çirkin ve çukurca örnekleriydi. Satılmışlığın mücessem haliydi. Karaktersizliğin görünmez dibiydi. Bu öyle bir kindi ki kendi devlet başkanının ne pahasına olursa olsun tökezleyip yenilmesini istetecek kadar sahibini körerten habis bir urdan daha tehlikeliydi.
Sayın Cumhurbaşkanımıza muhalefet çevrelerinden gelen haksız sataşmalara sahne olan eleştirilere hükümet sözcüsü Çelik “Özel ve diğer muhalefet liderleri, deneyim eksikliği ve gelişmeleri çok geç fark etmeleri nedeniyle, küresel olaylar karşısında Cumhurbaşkanı Erdoğan'a karşı uygunsuz sözler sarf etmekten başka bir şey yapamıyorlar” şeklinde yanıt verdi. Bu yanıt ister istemez bizi Arap Baharı’nın başladığı 2010 yıllarına götürdü. “Arap Baharı” diye başlayan, Arap halklarının demokrasi, özgürlük ve insan hakları talepleri neticesinde Arap dünyasında yaşanan bir dizi vesayete dayalı hükûmet karşıtı protesto, ayaklanma ve silahlı isyanların benzerini ülkemizde de Erdoğan’a karşı dış mihrakların iç uzantılarının söylem ve eylemleriyle sergilemek isteyişlerinden nasıl bizar olduğumuzu tekrar hatırlamış olduk.
Her fırsatta algılarla milletin zihnini ifsat eden içimizdeki dış mihrak uzantıları, 2011 yılının başında Tunus’un devlet başkanının ülkesini terk etmesinden hareketle 28 Mayıs 2013 yılında Gezi olaylarını tertip ettiler. Aynı yılın 3 Temmuz’unda Mısır’da askeri bir ihtilalle devlet başkanı Muhammed Mursi tutuklanarak içeri atılınca bizdeki muhaliflere gün doğmuş oldu ve 2013’ün 28 Mayıs’ında Gezi olaylarını tertip ettiler. Bu olaylarla alınmayan hız kendisini 2016 yılının 15 Temmuz’unda darbe girişimi olarak çıkıverdi karşımıza.
Arap Baharı, vesayete dayalı hükümetlere karşı Arap halklarının bir direnişi iken bizde ise bu, halkın getirdiği iktidara karşı vesayetçi ruhun bir direnişi olarak çıkıyordu karşımıza.
15 Temmuz’da halkımız vesayetçilerin önüne geçip yollarını kesince karşı tarafta meydana gelen korku tüm muhalefeti halktan yana bir tavır içine sürüklerken Venezuela olayı bizdeki muhalif gurupları ani bir refleksle hükümete karşı tavır almalarına sevk etti.
15 Temmuz olayından sonra halkın sahiplenişini boşa çıkarmak için muhalefetin “tiyatro” yaftalamasıyla asrın direnişini sıradanlaştırmaya çalışması nasıl bir akıl tutulması idiyse bugün de Venezuela olayında gösterdikleri ilk tepkileri de yine bir akıl tutulmasıydı. Sonraki çark edişleri halkın gücünden kaynaklı bir korkunun göstergesiydi.
31 Aralık 2025 tarihi Suriye’de uslanmayan terör örgütlerine yönelik Suriye ordusunca Türkiye destekli bir operasyonunun başlama tarihi olması itibariyle başta Siyonist çevreler olmak üzer ABD ve Avrupa’nın bu operasyonun yapılmaması yönünden nasıl bir didinme içinde oldukları zaten biliniyordu. Haliyle Venezuela olayını bir yerde bu operasyona yeltenenlere verilen bir gözdağı olarak okumak gerekir.
Türkiye’yi, ABD’ye karşı bir tavır takınmayarak korkaklıkla itham edenler PYD’ye karşı başlatılan Suriye operasyonundaki cesareti görememesi ihanetlerinden kaynaklanmaktadır. Vesayet dönemi Türkiye’yi yönetenlerin batının hapşırmasıyla yakalandıkları zatürreleri unutmuş değiliz.
Bugün gelinen noktada PYD’ye karşı verilen mücadelede ABD askerlerinin nasıl da geri çekildikleri ekranların en dikkat çekici görüntüleri arasında yer almış durumda. Gözdağı verenlerin gözlerinde beliren korku gerçek gücün kimden yana olduğunu ayan beyan göstermektedir.
Venezuela olayının ilk anında Erdoğan’a höyküren muhalefet halkımızın dirayetini görünce “Erdoğan’ın düşürülmesine geçit vermeyiz” demeye başladılar.
Trump’ın eski başdanışmanı Bannon, “Osmanlı geri döndü ve Netenyahu’nun İsrail projesi patladı” diyerek bir hakkı teslim etti.
Maduro ABD ve İsrail’e biat etmedi. Petrol kaynaklarını peşkeş çekmedi. Sadece ülkesindeki bir avuç hainin kurbanı oldu.
Biz de iç cephenin güçlendirilmesi projemizle içimizdeki bir avuç haine fırsat vermemeye çalışıyoruz.
Yaşanan her bir zor deneyim insanlardaki iç niyetleri ortaya koyar. Böylesi durumlarda kiminin hainliği verir kendisine ele kiminin de sadakati.
Maazallah Türkiye bir tökezlemeye dursun, kripto hainlere ne günler doğar.
Bakmayın siz bugün milletin yüzünün dönük olduğu tarafa dümen kırıp çark edenlere. Ellerine fırsat geçtiği ana kadardır bu çark edişleri. Ve farkındayız her şeyin.
Rabbim hainlere hiçbir zaman fırsat vermesin, doğruların da yardımcısı olsun.
Mustafa SALİM
11 Ocak 2026 ANKARA