MUSTAFA SALİM salimhoca@hotmail.com

SİNCAN İMAM HATİP LİSESİNDE 28 YIL ÖNCE 28 ŞUBAT’TA ÖĞRENCİ VE ÖĞRETMEN OLMANIN HİKÂYESİ-3

03 Mart 2025 Pazartesi 00:46

Önemli bir kararın alındığı önemli bir toplantı o günkü gecemize damgasını vurmuştu. İmam hatiplere baskının son halkasını teşkil eden okulumuzun bir avuç öğretmeni bin yıl süreceği öngörülen zulme dayalı sistem karşısında ne yapabilirdi. İşte toplantının kararı Siyonizm'in Müslümanlara uyguladığı böl, parçala ve yut formülüne göre tecelli etmiş ve evlerimize gitmek için toplantı mahallini terk etmiştik.

Eve vardığımda hüznüm yüzüme yansımıştı. Eşim hemen fark etmişti bu toplantıda bir şeylerin yolunda gitmediğini. Akşam yemeğini yemiş, çayları yudumlarken bir bir anlatmıştım olup biteni. Zaten işin gizli saklısı yoktu. Her şey ortadaydı. Bir umuttu bizim için o toplantından çıkacak son karar.  Belki okulun öğretmenlerinden sadre şifa bir karar çıkar da toplu bir sese dönüşün beklentisiydi umudumuzun konusu; fakat istediğimiz olmamıştı ve bunun hayal kırıklığıydı aslında o esnada ikimizin yaşadığı ruhsal çöküntü. Fakat eşimin beni teselli eden konuşması o gün hayatımızın kırılma anlarından birini yaşatıyordu bize.  Üzülme bey demişti bana. Rızka kefil olan Allah’tır. Sen, sakın bu eve haram lokma getirmeyesin… Sonuçta bir imtihan dünyasındayız. Bu da bizim imtihanımız. Bizim rızkımız öğretmenliğe bağlı değil ki… Pazara çıkar yine rızkımızı kazanırız. Köyümüze gider tarla, bağ ve bahçemizle ilgilenir yine kimseye muhtaç olmayız. Yeter ki Allah’ın emrini çiğneyerek körpe kız çocuklarımızın imanına halel getirmeyesin. İçimi ferahlatan bir konuşmaydı eşimin yaptığı. Gerçek olan şu ki sadece benim mücadele vermem yetmezdi bu durumlarda. Eşlerin birbirine destek çıkması kadar insanı ayakta tutan ve huzurlu kılan hiçbir şeyin olmadığını o gün bir kez daha anlamıştım. Beni teselli eden bu konuşmasında olacak ki omuzlarımdaki yük hafiflemiş, içimi bir huzur sarmış öylece neşelenivermiştim. Kendimi çok rahat hissediyordum artık. Dünyalar benim olmuştu. Aksi de olabilirdi çünkü. O günlerde ülke ekonomisi dibe vurmuştu. İşten çıkarılanlar, iş bulamayanların olduğu bir dünyada sen elindeki işi elinin tersiyle itiyorsun ki bu seküler anlayışa sahip olanların nazarında bir ahmaklıktı. Hatta yakın bir akrabam “elin kızından sana ne oğlum. Ne güzel işin var. Bak bu mesleğin elinden gider. Aptallık edip de kanunlara karşı çıkayım demeyesin.” demişti bana. Bir yerde ekonomik krizden dolayı toplumsal baskılar da yakamızı bırakmıyordu. Biz ailece karı koca olarak baş başa vermiş, kararımız neye mal olursa olsun Allah’ın rızasını gözettiğimizin sözünü vermiştik birbirimize. Her şeyin bilincindeydik. Ertesi gün okula gittiğimde alınan karara göre hareket edeceklerdi tüm öğretmenler fakat biz bunlara uymayacaktık. Bundan emindik ancak bize o güne kadar yapılan baskılara bir de yakın arkadaşlarımızdan baskıların gelmeyeceğinden emin değildik. Çünkü tüm yolları deniyorlardı.

Gönül huzuruyla uyumuştum. O gece gördüğüm bir rüya verdiğim kararın ne kadar isabetli olduğunun ilahi bir işaretiydi benim için. Rüyamda bulunduğum pozisyon üzere uyanmıştım; iki kollumu açmış döşeğin kenarlarına tutunmuş vaziyetteydim.

Rüyamda sarp bir dağın eteğindeyim ve aşıp dağın arka tarafına geçmem gerekiyor. Yalınayak olmam, dağın yamacının keskin kaya parçalarından oluşması, aralarında dikenli bodur ağaçların varlığı yürümemi engelliyordu. Nasıl çıkarım diye düşünürken uçmaya başlıyorum ve dağı uçarak aşıyorum. Dağın arkası, beyaz cübbeleri üzerine bırakılmış beyaz sarıklı binlerce bilge insanın hınca hınç doldurduğu uçsuz bucaksız düz bir ova ve ortasında da Kabe benzeri ve çatısı olmayan verniklenmiş düz damıyla bir bina. Uçarak aldığım mesafe binanın damında son bulmuştu. O muazzam kalabalığa hayran hayran bakıyordum. Önemli bir konuyu müzakere ettikleri mırıldanmlarından anlaşılıyordu. Merak ediyorum ve soruyorum oradakilere; bunlar ne konuşuyorlar diye. İçlerinden biri bana “bunlar Hz. Adem (as)’dan son peygamber Hz. Muhammed’de gelinceye kadar devam eden ilahi mesajların analitiğini yapıyorlar” diyordu. Üstünde durduğum damın da tüm şeriatlerin muhafaza edildiği mekân olduğu söylendi. Üstü o kadar kaygan ki düşmemek için damın kenarlarına yapışıyorum ve o vaziyette iken damdan düşmeden uyanıyorum.

Bu rüya moral kaynağı olmuştu bana. Artık kimse durduramazdı beni başörtü konusunda verdiğim mücadelemde.

Sabahleyin okula erken gitmiştim, nöbetçiydim çünkü. Kader ortağı olan arkadaşım da nöbetçiydi ve nöbet yerimiz bahçeydi. Adet olduğu üzere güncel konuları konuşmaya başlamıştık. Birbirimize destek mahiyetli konuşmalardı bunlar. Yaşça benden büyüktü. Saygı duyuyordum kendisine. Onun sayesinde kendimi yalnız hissetmiyordum okulda. Hiç kimse yaşımın küçüklüğünü bahane ederek bana karşı çıkamazdı artık. Mesele yaşsa, yaşça benden büyük olan öğretmen arkadaş da benim gibi düşüyordu; yani çizgisi belli ve net idi. Bir önceki akşam yapılan toplantıya katılamadığından merak içindeydi olup bitenler hakkında. Üzülmüştü anlattıklarıma. O da beklemiyormuş böyle konuşacaklarını. Zil çalmadan devam eden sohbetimizde o gece gördüğü bir rüyasını anlatmıştı. Hayret etmiştim. Gördüğüm rüyaya benzer bir rüyaydı: Evlerindeyken kıyamet zelzelesi başlıyor, eşine ve çocuklarına zarar gelmesin diye kollarını açarak onları kanatları arasına alıyormuş. Zelzeleden kaynaklı yıkıntılardan düşen parçalar arkadaşın şemsiye vazifesi gören sırtına değiyormuş ve ailesini böylece korumaya çalışıyormuş. Rüyasından kolları açık vaziyette, yüzüstü olduğu halde uyanmış. Ne ilginç rüya demiştim de bana bakmıştı ilginç olan ne diye. Ben de rüyamı anlatınca mesele anlaşılmıştı. Bizim için bunların ilahi bir işaret olduğuna hükmetmiştik. İkimizin de sevincine diyecek yoktu. Ders zili çaldığında öğrencileri içeri almış sınıflarımıza geçmiştik.

O gün okul çıkışı önceki gün toplantıya katılan öğretmenlerin ellerinde birer A dört kağıdıyla öğretmenler odasına girdiklerini gördüm. Son bir şans olur diye beni de çağırmışlardı. Kabul etmemiştim. Toplantının gereğini yerine getireceklerdi çünkü. Gelen talimata göre her öğretmen dersine girdiği sınıflarda başını açmayan öğrencilerin isimlerini idareye bildirecekmiş. Bu yazdıkları dilekçeler başörtülü kız öğrencilerini idareye şikâyet dilekçeleriydi. Ne zor bir durumdu. Düne kadar örtünmenin Allah’ın bir emri olduğunu kendilerine dile getirdiğimiz öğrencilerimizi maaşlarımıza bir zarar gelmesin diye şikâyet ediyorduk. Anlaşılır gibi değildi. Sessiz hıçkırıklarla okulun bahçesine çıktığımda bir gurup erkek öğrencinin olduğu tarafa doğru yönelmiştim. Üzüldüğümü görünce sormuşlardı bana “ne oldu hocam size” diye. Erkek öğrenciler, bu konuda kız öğrenciler kadar stresli değillerdi. Olup biteni bilseler de kız öğrencilere göre daha rahatlardı. Bazı gerçeklerin bilinmesi gerekir dedim içimden. Neden üzüldüğümü öğrenmek istiyorsanız öğretmenler odasına birkaç arkadaşınız gitmesi, gördüklerini gelip anlatması yeterli olacak sanırım. Üzülmemin sebebini o zaman anlarsınız demiştim. Öğretmenler odasından dönen öğrenciler her öğretmenin elinde birer kağıt olduğunu ve  bir şeyler yazıklarını anlatmışlardı. İçeriğini bilmiyorlardı tabi ki. Durumu dilimin döndüğünce anlattığımda donakalmışlardı o gencecik öğrencilerim. Yapılan baskılar herkesin bilmesi için bunu yapmam gerekiyordu.

İlçe, okulumuzda olup biteni yakından takip ediyordu. Tek istekleri hiçbir öğretmenden çatlak bir sesin çıkmamasıydı. Nazarlarında ben o çatlak seslerden biriydim artık. Yine bir sabah okula giderken en sevdiğim öğretmen arkadaşlarımdan biri çıkmıştı karşıma. Ayaküstü başlayan havadan sudan sohbetimiz yine başörtüsü meselesine gelip dayanmıştı. Çok samimi olduğumuz için konuya balıklama daldı ve akabinde niye ikilik çıkarıyorsun diye de çıkışmıştı bana. Sen de mi Bürütüs dercesine bakmıştım yüzüne. Belli ki ikna olmam için bu arkadaşımı seçmişlerdi. Verdiğin hadis derslerinden etkilenmişe benziyorsun demişti üstelik. Şaka yollu mu demişti o an bilemiyorum ama çok üzülmüştüm böyle bir çıkarımda bulunmasına. Hadis dersi konusuna gelince; bir vakıfta öğrencilere okul çıkışı haftada bir yaptığımız hadis dersi etkinliğimiz vardı. Kız ve erkek öğrencilere yönelik farklı günlerde yaptığımız bu etkinliğe çokça rağbet olurdu. Velilerin özel isteğiyle gerçekleştirdiğimiz bu etkinlik son zamanların moral bozan başörtüsü baskılarından sonra daha bir ciddiyetle takip edilir olmuştu. Her geçen gün katılan öğrenci sayısı da artıyordu. Düne kadar desteğini gördükleri öğretmenlerin vurdumduymaz tavırları öğrencilerimizi hepten hayal kırıklığına uğratmıştı. Dünkü tutumu değişmeyen öğretmenler aranır oluyordu haliyle. Arkadaşımın ayaküstü yaptığımız hasbihalde bana bu hadis etkinliğinden bahisle çıkardığı sonuç kabul edilir değildi. Ne mutlu bana o zaman demiştim. İlahiyatçı olmama rağmen başörtüsünün farziyetini anlamamış biri olarak bu hadis derslerini verdikten sonra bu bilince varmış olmam bile başlı başına bir erdemliliktir. Keşke sen de bu hadis derslerine katılsaydın. İlahiyatın öğretemediğini bu derslerden öğrenirdin o zaman. Bu arkadaşın benimle böyle konuşması bir planın gereğiydi. O planları yine tutmamıştı. Çünkü dinlemiyordum kimseyi. Elimden geldiğince halktan gizliliği esas alınan bu yaşanan olayları her platformda dile getiriyordum.    

Yapılan toplantıda tüm öğretmenlerden aykırı düşünüyor oluşumuz; üstelik üzerime gönderilen sevdiğim öğretmen arkadaşımı dinlemeyişim bir yerlere çabucak yetiştirilmiş olmalı ki kendisine müdürlük vaadedilen okulun vekil müdürü beni odasına çağırmıştı. Bu belki de bana karşı girişilen son hamle olacaktı. Ya Allah deyip varmıştım yanına. O masasında ben de karşısındaki koltukta oturmuştum. Çay ikram etmişti bana. Çay eşliğinde klasik öğretmen müdür sohbeti yaparken içeriye başka bir meslek öğretmeni girivermişti. Hayırdır imzalamam gereken bir dilekçe varmış diyerek müdür beyin masasına yöneldi. Bu ara benim de hal hatırımı sormayı ihmal etmemişti. İmzaladığı şeyse tüm derslerde başlarını açmayan öğrenci isimlerinin bulunduğu tutanakmış. Bana dönerek imzalamak lazım tabi ki. Kanun ne diyorsa o demişti. Gayet rahat tavırlarda bulunarak kendince espriler yaparak çıkmıştı odadan. İmzasını bulunduğum bir ortamda atması üzerimde psikolojik bir baskı olur düşüncesiyle tertiplendiğini sonradan anlıyordum. Arkadaş çıkınca vekil müdürümüz tüm himmetiyle bana yönelmişti. Birlik beraberliğin öneminden dem vurmalar, eğitimde öğretmen kadrosundaki kalitenin ehemmiyetinden tutun da öğretmenliğin kutsallığına kadar girmediği konu kalmadı. Geçim derdinden de bahseder olmuştu. Bir ara üç çocuğumdan ve öğretmenlikten başka bir gelirimin olmadığını bile dile getirmişti. Eşimin ev hanımı oluşuna da vurgu yapıyordu. Hatta oturduğum evin kiralık bir oluşunu bile diline dolamıştı. Tüm meselesi elde edeceği müdürlük yolunda benim engellik çıkarmamdı. Gayrı ihtiyari oturduğum yerden kalkıp masasına yönelmiş ve rızık Allah’tadır müdür bey demiştim. Sen de ilahiyatçısın ve bunu bilirsin. Seni alkışlayacaklar diye de benliğimden ödün veremem. Üç kuruşluk keyfin için imanımdan olamam. Ben ahiretimin hesabını yaparken sen dünya hesabı peşindesin. Bunu asla kabul edemem. Üzerime gelirseniz de geri adım atmam. Bu bir savaşsa savaşımı da veririm; geçmişim bu örneklerle dolu çünkü diyerek öylece çıkmıştım odasından.

Sanki söz birliği etmişlercesine müdür yardımcısının odasındayken tutanaklara imza atmaya gelen öğretmen arkadaşın olayı sıradanlaştırması nasıl bir planın parçasıysa odasından çıktığımda sanki beni özel bekliyormuş gibi bana yaklaşan başka bir öğretmen arkadaş “Mustafa bey neden bizimle birlikte olmuyorsun” sorusu beni hepten sarsmıştı. Çünkü bu arkadaşın mesleki becerisi yüksek, sağlam itikadıyla tanıyıp bildiğimiz, herkesin sevdiği bir öğretmendi. Toplantıda olmadığı için ne düşündüğünü bilmesem de verdiği intibahtan hareketle bizim gibi düşüneceğini tahmin ediyordum. Fakat yanılmıştım. Beklemediğim tavırlar içindeydi. Ziyadesiyle üzülmüş, hayal kırıklığına uğramıştım. Bari sen yapmasaydın kıymetli hocam diye hayıflanmıştım içten içe. Biri o an dokunsa bana, hüngür hüngür ağlayacağım kesindi. Yalnızlaştırılmanın psikolojik baskısıydı adeta. Karanlık, baskılıyordu aydınlığı. Batılın planları bir bir işliyordu sonuçta. Hâlbuki korkunun ecele faydası olmazdı. Bu arkadaş bu hengâmeden bir ay sonra hakka yürümüştü. Sebat etseydi keşke. Allah’ın huzuruna başörtüsünde Batılın isteği üzere tavırlarla gitmeseydi ne güzel olurdu. Allah, her kulunu imtihandan geçirerek kurtuluşuna bir fırsat verir daima.

İmtihanlar anlıktır. Önemli olan o anlarda Allah’ın dediğini yerine getirmektir. İmtihanları doğuran sebepler bir yerde fırsattır biz inananlar için. O fırsatları değerlendirmek gerekir.

İnsanın hayatında mutlaka yaşadığı zor anlar olur. Asıl mesele o zor anlarda Allah’ın ne istediğini düşünüp kararları ona göre vermektir.

O süreçte tökezlenen meslektaşlarımızı o anki olumsuz tutumlarına göre değerlendirerek bir hatasından dolayı elbette geçmişlerindeki samimiyet ve bilinçlerine söz söylemeye kimsenin hakkı olamaz. Bir anlık tökezlemeleri geçmişlerindeki binlerce hasenatı seyyiata tebdil edemez. Hem bunun kararını vermek kimseye de düşmez. Geçmişleri güzelliklerle tezyin olan o meslektaşlarımızın gönül istedi ki hayatın kırılma noktalarından geçerlerken bir güzelliği de o süreçte kazanmış olalardı.

Mustafa SALİM

03 Mart 2025 ANKARA          

YORUMUNUZU YAZIN ...
Farklı olanı seçin:
# # # # # #
Abdulbaki
Allah sizden razı olsun hocam, duruşunuza şahidiz
Bahattin Erdoğa
Lokma yerine Lokta yazmışsın. Keşke seninle olaydım şerefsizler kardaşımı çok üzmüş. ya ben o dönemde hatırlıyorsan beraber gitmiş Fevzi çakmak'ta Ehlibeyt kardeşlerimizin bulunduğu bir okuldaydım. Ciddi bir şey görmüyorlardı zaten onların istediği bir şeydi ama şimdi görüyorum ki imam hatiplerde çok ciddi sıkıntılar yaşanmış hatta o dönemde beraber çalıştığınız Türkçe öğretmenimizin eşi başörtüsünden dolayı istifa etmişti ben de Allah senden razı olsun vallahi seni tebrik ediyorum dedim adam dedi İlk defa sen tebrik ediyorsun herkes neden böyle bir şey yaptığımı söylerken sen beni tebrik ediyorsun demişti.
ABDURRAHMAN
BEN BUNA ŞAHİDİM ALLAH İÇİN