Bizim okul Sincan İmam Hatip Lisesiydi. Yani 28 Şubat’ı başlatan tankların korkunç sesleriyle sokaklarına korku saldığı muhafazakâr vatandaşın yoğunlukta olduğu bir ilçenin okuluydu. Ülke genelinde imam hatip liselerinde başlatılan başörtüsü yasağı uygulamasının son halkasını Sincan İmam Hatip Lisesi teşkil ediyordu. Okulumuzu bu manada en sona bırakılmasının sebebi Sincanlıların direnişe geçerek buna mani olacağı, haliyle bu hareketlenmenin tüm ülkeye örnek olacağı korkusuydu. Nihayet sıra bizim okula geldiğinde süreç tam da tahmin edildiği gibi ilerlemişti.
Başörtülü öğretmenlerin bir kısmı ta başta pes etmiş ve başlarını açmıştı. Bir kısmı istifasını vermişti. Fakat bir kısmı hâlâ direniyordu. Az bir kesimin direnişi söz konusu olsa da bölüp parçalamışlardı bir kere en başta direniş gösteren öğretmenlerin çoğunu. Sanırım bu durumun sosyolojideki okunuşu itibariyle baskıda bulunanlar açısından önemli bir adımdı. Direnç kırılmıştı Post Moderne darbecilerin nazarında. Artık sıra kız öğrencilere gelmişti.
Erkek ve bayan öğretmenlerden başörtüsünü savunanların bir şekilde hizaya getirilmeleri işlerini kolaylaştırmıştı. Direnç gösteren birkaç öğretmen midelerini bulandırsa da bunlara karşı önlemlerini almaktan ne geri durmamışlardı ne de vazgeçecek gibilerdi.
Bir gün okulumuza ilçenin kaymakamı baskın niteliğinde bir ziyarette bulundu. Baskın diyorum, çünkü kaymakamın arkasında ilçe milli eğitim müdürü ile kaymakamlık ve milli eğitim personelinden oluşan kalabalık bir heyet vardı; üstelik habersiz ve ani bir gelişleri olmuştu. Baskın diye adlandırdığım bu ziyaretin maksadı, başörtüsü zulmüne karşı direnişlerini sürdüren birkaç bayan ve erkek öğretmenin gözünü korkutmaktı. Onlardan biri de bendenizdim. Derste olduğum esnada düşman cephesine yapılan bir taarruz edasıyla kapı çalınmadan bir hışımla sınıfıma girişinde, gözlerinde okunan nefreti, sesindeki hiddeti, karşısındakine bir böcek ezercesine kibirli bakışını hiç unutamıyorum. Yıllar geçse de unutamam.
Lise üçüncü sınıf kız öğrencilerimin Dinler Tarihi dersiydi. Tahminen saat on bir sularıydı. Dersimi işlerken kapı çalınmadan sertçe açılışının akabinde içeri girmişti kaymamak. Gayrı ihtiyari hepimiz kapıya doğru bakıvermiştik. Arkasındaki kalabalığı ilk etapta göremediğimden bu kişinin veli olabileceğini düşünmüştüm. Önce sınıfa nasıl girebileceğini bilmeyen bir veli diye geçirmiştim içimden. Hâlbuki kılık kıyafetinden yol yordam bilen biri intibahını veriyordu; o yüzden hayret etmiştim kaba ve küstahça sergilediği tavırlarına ve o anki haline… Kültürlü bir veliden böyle kaba bir harekete anlam verememiştim; üstelik imam hatip lisesine çocuğunu gönderecek bilinçte olan birine yakıştıramamıştım. Aklımdan bunlar geçerken arkasından gelenlerin de yavaşça içeriye girdiklerinde İlçe Milli Eğitim müdürünü tanımıştım. Hemen arkasında okulumuz müdür başyardımcısı da vardı. Bunları birlikte görünce önlerindeki bu kaba adamın öğrenci velisi değil de ilçenin kaymakamı olduğunu o zaman fark etmiştim. Buna rağmen istifimi yine de bozmadım. Veli zannederken ki tavrımı sürdürmeye devam ettim. Hak etmişti çünkü. Kaymakam olması beni ilgilendirmiyordu bir yerde. Çünkü geliş amacı belliydi ve inancıma hakaret etmek için gelmişti. Kapı kolunu hiç bırakmadı, sınıfa tam giremedi diyebilirim. Kız öğrencileri sınıfta başı örtülü görünce kırmızı gören boğaya döndü. O günlerde sadece Kur’an’ı Kerim dersinde başların örtülü olabileceği serbestliliği vardı. Biz de Kur’an dersinin bir meslek dersi olmasından hareketle diğer tüm meslek derslerini de buna kıyaslayarak uygulamayı daha kapsamlı hale getirmek suretiyle kendimizce öğrencilerimizin örtünmelerinin kolaylığına bir çareye buluvermiştik. Dersiniz ne diye sorunca da “Dinler Tarihi dersi” demiştim. O da tarih kelimesinden hareketle neden başları kapalı o zaman dercesine ilçe milli eğitim müdürüne yönelmişti o da “bu bir meslek dersi kaymakamım” diye cevap vermişti. İlçe milli eğitim müdürünün bu şekildeki cevabı hoşuna gitmemişti. Çünkü başörtülü kızların o vaziyetinden hareketle mevzuatı hatırlatıp dersin öğretmenini paralayacaktı. Tüm kin ve nefretiyle bana bakarak “Müslümanca yaşamak istiyorsan burada değil ancak sokakta yaşarsın” diye kusmuştu içindeki kinini. Bana aba altında sopa gösteriyordu kendince. Böyle devam edersen seni vazifeden ihraç ederiz demekti sözünün asıl manası.
Her geçen gün baskılar şiddetlenerek artıyordu. Bu baskıların öğrenciye hissedildiği oranda okulun huzuru kaçıyordu. Özellikle de okulumuzda 28 Şubat’ın temsilcisi öğretmenler bunu fırsata çevirip içindeki kinleriye kız öğrencilerin canına okuyorlardı. Düne kadar içinde huzurla yaşadığımız okulu cehenneme çevirmişlerdi. Hatta öyle bir durum ortaya çıktı ki öğrencilerin derdiyle dertlenen öğretmenler bu baskıcı meslektaşları tarafından yukarı makamlara dahi ispiyon edilir hale gelmişlerdi. Yani şikayet ediliyorlardı. Bire bin katarak bin yıl sürecek zulüm ve despotluklar düzeni adına yukarıya fişleniyordu zulme boyun eğmeyen öğretmenler.
Öğretmenler arasında başörtüsüne yönelik uygulanacak yasakta birliğin sağlanması adına direnen öğretmenlere karşı ikna çabaları da devam ediyordu. Okulumuzun müdürü baskıcıların nazarında yasağı uygulamakta yeterli görülmeyince müdürlükten alındı. Onun yerine getirilen müdür yardımcısına yasağı uygulaması karşılığında okula müdür yapılacağı sözü bile verilmişti. O da elinden geleni arkasına koymuyordu. Müdür olma hırsı adeta gözünü kör etmişti. Düne kadar insanca davranan o adam gitmiş de sanki yerine farklı DNA’lar yüklenerek formatlanmış biri olarak gelmişti.
Bakanlık müfettişlerinin geldiği haberiyle okula gelip sınıflarda dersin nasıl işlendiğini o günkü sıkıntıları yaşamayan hiçbir zaman anlayamaz. Kurbanlık koyun gibi sırasını bekleyen her öğretmen müfettişe ayrılan odaya girecek anı bekliyordu. Nöbetçi öğrenci elinde bir pusulayla sınıfıma girmiş “hocam, müfettiş sizi bekliyor, bunu size vermemi istedi” deyip çıkarken elime aldığım pusulada ifademin alınacağının yazılmış notunu çoktan okumuştum. Müfettiş efendiyi fazla bekletemezdim. Usulce varmıştım odasına. Oturmamı söyledi. Kısa bir hoşbeşten sonra okulda beraber öğretmenlik yaptığımız bir bayan öğretmeni sormuştu bana. Anlamıştım meseleyi. Jurnallenmiştim belli ki. Çünkü o bayanın nöbet tuttuğu koridorda teneffüste kız öğrencilerin başörtüsünü nasıl çekiştirdiğine şahit olmuştum. Ki bu öğretmen başörtüsü zulmü başlamadan başı örtülü bir öğretmendi. Ne ara bu kadar kin ve nefretle dolmuşlardı. Örtüsü başından zorla alınmaya çalışan öğrenci bana sığınmıştı. Korumuştum kendisini, sahip çıkmıştım. Sonra da azarlamıştım o öğretmeni. Aramızdaki tartışmayı hemen müfettişe ulaştırdığını anlamıştım. Bu alçaklıklara da şahit olduk o dönemde. Tüm baskı ve kandırmaca yaklaşımlara aldırmayan biri olduğumun bilgisi çoktan verilmişti müfettişe. Müfettiş “sen öğretmensin, neden yasalara uymuyorsun da direniyorsun” demişti bana. Gülmüştüm bu sorusuna müfettişin. Neyin yasasından bahsediyordu bu adam. Hani düşünce ve fikir özgürlüğü? Devlet vatandaşın inancına saygılı olmayacak mıydı? Bizler Osmanlı’nın bu alicenap geleneğinden gelen bir millet değil miydik? İçimizde ne Rum’un, ne Ermeni’nin ne de Yahudi’nin dinine karışılmıştı. Bu topraklarda herkes dinini yaşamakta serbestti. Zaten dinde zorlama yoktur prensibini kabullenmiş ve karşımızdakine öyle davranmış bir millettik. Bugün başörtüsüne yapılan bu baskılar neyin nesiydi. Önce, ben bir öğretmenim ve dersime girer çıkarım. Kılık kıyafet idarenin işi demiştim. İdareye uymak da senin işin demişti bana. Ben de başörtüsü dinin bir gereğidir. Bunu ister kabul edersiniz ister etmezsiniz. İmam hatip meslek derslerinin hemen hemen hepsinde bu konuya değinilir. Halkımız kız çocuklarını bu okullara gönderiyorsa en büyük sebebi de budur demiştim. Çünkü halkımız Müslüman bir halk. Çocuklarının dinlerini öğrenip öyle yaşamasını istiyor. Girdiğim tüm derslerde başörtüsünü bu şekilde anlatmışken, müfettiş geldi diye de yanlış bilgi veremem. Matematik öğretmeni iki kere ikinin dört ettiğini öğrettikten sonra müfettişin keyfi için kalkıp beş demesi ne kadar abesse, müfettiş geldi diye başörtünüzü açmanızda bir sakınca yok demem de abes olmaz mı diye bir soru yönelttim. Hızımı alamamıştım. Kendisinin İzmir’den sorumlu bakanlık müfettişliğini hatırlatarak neden Ankara’dan sorumlu bir müfettişin görevlendirilmediğini sorup cevabı yine kendim vermiştim. Çünkü burası Sincan. Siz bile korkuyorsunuz. Peki biz ne yapabiliriz? Başını açtırdığım kız öğrencimin hesabını sormazlar mı? Bunları söylerken aslında ona bir mesaj vermeye çalışıyordum. Bu minval üzere devam etti konuşmamız ve sonra da ifademi imzalayarak çıkmıştım odasından.
Uyarı ve kınama cezasından sonra bir de maaştan kesim cezasına layık görülmüştüm. Hiç de umurumda değildi. Ya bunların cezasını hesaba katacaktım ya da Allah’ın. Ben çoktan Allah’ın vereceği cezayı hesaba katmış, böylece sonlu hayatımı değil sonsuz hayatımın derdine düşmüştüm. Müfettiş anlamıştı bunu. Çünkü bu bir davanın direnişiydi. Ve bu toprakların kaderini belirleyen bir duruştu bizimkisi.
Böylece tüm öğretmenler tek tek sorgudan geçmişti. Sonra da sıra kendi aramızdaki didişmeye gelmişti.
Mustafa SALİM
28 Şubat 2025, Ankara