Biz, 28 Şubat’ın keskin pusatlı bireyleriyiz. Bizi çökertecek tüm hanince girişim ve kırılmaların an be an yaşandığı zorlu bir sürecin adıydı 28 Şubat dönemi.
O yıllarda Sincan İmam Hatip Lisesinde meslek dersleri öğretmenliği yapıyordum. Okulumuz Sincan halkının yoğun teveccühü sebebiyle öğrenci alımları okulun gerçekleştirdiği bir sınavla yapılırdı. Her dönem iki yüz öğrenci kaydolurdu. Yapılan seviye tespit sınavı sonucunda müracaat edenler arasından ilk iki yüzün içinde yer alan öğrenciler kayıt hakkını kazanırdı. Dolayısıyla başarı seviyesi yüksek öğrencilerin bulunduğu bir okuldu. Ankara’nın banliyö hattı, doğu batı istikametinde olup Sincan’la Kayaş durakları arasında işlerdi. Haliyle Ankara gibi metropol şehrin bir ucundan diğerine banliyö ile bir saatte gidilirdi. Büyükşehirlerdeki trafik yoğunluğu düşünüldüğünde bu tren hattı dolmuş ve otobüs hatlarına göre çok daha cazip bir güzergâh niteliğindeydi hem çalışanlar hem de öğrenciler için. Ulaşımdaki bu rahatlık sebebiyle Sincan İmam Hatip Lisesine çok uzaklardan da öğrenci gelirdi. 28 Şubat’ın dayatması sonucu ülke genelinde birçok imam hatip lisesinin kapısına kilit vurulurken banliyö hattı güzergâhındaki okulumuza ulaşımın rahat ve kolay olmasından ötürü Ankara’nın her bir yanından öğrenci gelirdi.
Okulumuzun öğrenci profili çok farklıydı. Hem bürokrasi çevrelerinden, hem de iş çevresi ailelerinden gelen öğrencilerdi bunlar. Bu sayıya Sincan halkının çocukları da dâhil olunca okulun kapatılması mümkün olmamıştır. Bilahare FETÖ’nün Sincan merkezde bulunan binamızı yıkıp okulumuzu uzaktaki başka bir binaya taşımasına rağmen yine de kilit vurulamamıştı kapısına.
1997’nin Şubat’ına kadar okulumuzda her şey yolundaydı. Güzel bir öğretmen kadrosu vardı okulumuzun. Okul idaresiyle öğretmen uyumu göz dolduruyordu adeta. Öğrencilerimiz çalışkandı, zekiydi ki bu da başarılarına yansıyordu. Ayrıca bilinçli öğrencilerdi. Kız öğrenciler başörtülüydü. Formamız gereği başörtüsü rengimiz beyazdı. Okulun bahçesi teneffüslerde papatya bahçesine dönerdi. Huzur ve mutluluğumuz her halimizden belliydi.
Erkek ve kız öğrenciler ayrı sınıflarda ders görürdü. Yani karma eğitim yoktu okulumuzda. Hatta sadece sınıflar değil, katlarımız da ayrıydı. Erkek öğrencilerimiz mecbur kalmadıkça kız sınıflarının bulunduğu katı kullanmadıkları gibi kız öğrenciler de erkek sınıflarının bulunduğu katlara pek uğramazlardı. Ortaokul ve lise eğitimi aynı binada verilirdi. Karma eğitim sadece ortaokul birinci sınıflara uygulanırdı. O ortamlarda bile kız ve erkek öğrenciler yan yana oturtulmaz ya birer sıra atlatılarak ya da sınıf ikiye bölünerek bir bölümüne kız öğrenciler, diğer bölümüne erkek öğrenciler oturtulurdu. Küçük olmalarına rağmen üst sınıf öğrencileri gibi kendilerinin de tek cinsiyetli sınıflarda okumak istediklerine çokça şahitliğimiz vardır. Okulun derslik sorunundan dolayı bu istekleri yerine getirilmezdi ta ki üst sınıflara geçinceye kadar.
SBS ve üniversite sınavı başarımızla okul olarak kendimizi Sincan halkına kabul ettirmiştik. Türkiye’nin her tarafında şahit olduğumuz bu mutluluk manzarası pek uzun sürmedi; Sincan’da yürüyen tankların paletleri altında inim inim inletilerek ezildi, yokluğa mahkum edildi.
Tanklarla gelen felaket, kan kusturmuştu bu millete 28 Şubat 1997 tarihinde toplanan Millî Güvenlik Kurulu’yla. Ne idüğü belli olmayan irtica yaftalamalı görüşmelerin yer aldığı Güvenlik Kuruluyla 28 Şubat Süreci denilen bir dönem başlamış oluyordu. Alınan kararla 8 yıllık kesintisiz eğitimin kabul edilerek imam hatip liselerindeki ortaöğretim bölümleri kapatılmış; üniversite sınavlarındaki katsayı uygulaması rezaletiyle de mezunların kendi alanları dışında üniversiteye girmesinin önü kesilmiş oluyordu. Alınan diğer bir kararla da 1997’nin 15 Eylül'ünde YÖK başkanlığının bir genelgesi ile türbanlı öğrencilerin okullara alınması yasaklamıştı.
Eğitim kalitesi yüksek bu okullarımızın mutluluğu her halinden belli iken mutsuz günler, 28 Şubat’ın soğukluğunu bile melteme çeviren felaketiyle başörtülü öğretmenleri donduran soğuk havayla başladı. Bu da sıranın kısa zaman içinde kız öğrencilere geleceğinin habercisiydi aynı zamanda.
Felaket adım adım geliyorum diyordu bu milletin tepesine tepesine. Birileri bu milletin imanından rahatsızdı. Allah demesinden rahatsızdı. Namaz kılmasından rahatsızdı. Başörtü takmasından rahatsızdı. Velhasıl inancına ait ne varsa her şeylerinden rahatsızlardı o içimizdeki dış uzantılı karanlık zihniyet.
Güvenlik Kurulu’ndan çıkan kararlardan üç tanesi önemliydi. Katsayı zulmü ve ortaokul kısımlarının kapatılması direkt imam hatiplerin önünü kesmeye matuf iki karar iken başörtü yasağı da dolaylı olarak bu ön kesmeyi hedefliyordu.
İlk iki karar öğrenci kayıtlarını olumsuz etkilerken, zararı sadece öğrencilere yönelik olmayıp başörtülü öğretmenleri de hedefleyen başörtü yasağı daha genel bir karar mahiyetindeydi. Sadece öğretmenleri değil, başörtülü tüm memurların kâbusuydu adeta.
Hele hele üniversitede okuyan kız öğrencin hayallerini yerle bir eden başörtü yasağı sebebiyle okullardan atılan binlerce kız öğrenci ve istemeye istemeye başını açmak zorunda kalan, haliyle ruhi krizler geçiren yine binlerce kız öğrenci.
Bir vahşet yaşatılıyordu bu millete. Hızını alamayan karanlık zihniyet, bir taraftan da Tunus’ta uygulanan başörtü yasağının aynısı Türkiye’ye de uygulayacaklarına daire haberleri kulaktan kulağa duyulmasını istedikleri şekilde fısıldayarak milleti hepten canından bezdirmeye çalışıyordu.
Kamusal alan hayulesiyle sokakta dahi başörtüsüne izin verilmeyen uygulamalardı Tunus’ta olup bitenler. Okullarda, resmi daire dediğimiz kamusal alanda görmeye tahammül edemedikleri başörtüsüne getirdikleri yasağı evlerin içinde de uygulamak için birtakım tedbire başvuracak kadar adileşen bir yönetim biçimi vardı Tunus’ta. Örneğin; hanımının örtülü olduğunu bildikleri memurları akşam iş çıkışında eften püften sebeplerle karakola götürüp sonra da kendilerini bir yanlışlık sebebiyle alıkoyduklarını, karakoldan çıkmaları için de hanımlarının gelip imza atmalarını istediklerini söyleyerek ancak evine gidebilecekleri bilgisini verdiklerinde zaten mesele anlaşılıyordu ki o da böyle akşam eve giden memurları sebepsiz yakalamadaki tek dertlerinin örtülü eşlerinin dışarı çıkmak için mecburen açılacak olmalarıydı. Maalesef Türkiye için de böyle düşünüyorlardı. Milletin direnişini gören o günkü devletin zevatı o günlerde Müslümanların ensesinde boza pişirirken, 2006 yılında yani aradan tam dokuz yıl geçmesine rağmen Süleyman Demirel’in katıldığı bir televizyonun canlı yayınında başörtüsüyle ilgili olarak “Türban gericiliktir. Başı bağlı okumak isteyenler Suudi Arabistan’a gitsin.." deyişinin yankısı hala çınlatır kulaklarımızı.
Güvenlik Kurulu’nda katsayı ve sekiz yıllık zorunlu eğitim ile ilgili alınan kararların ıstırabı zaman içinde kendisini gösterirken başörtüsü yasağıyla alakalı husus her Müslümanın evine ateş düşürmüştü. Çünkü belli bir dönemi içine almayan bir yasaktı ve hemen uygulanmaya konulduğu için işkencelerin en büyüğü haline gelmişti.
Başörtüsü dini bir vecibedir. Bir Müslümana bunu yasaklamak en büyük işkencedir. Bu durumu bile bile bir milletin üstüne gitmekse o milleti yok saymaktır. O millete düşmanlıktır. Düşmanlığın da en katmerlisidir. Cephedeki düşmanla mücadele etmek, mücadelenin en kolay olanıdır. Ancak başörtüme uzanan eller içimizdeki eller olunca düşmanla iç içeliği yaşamanın verdiği acı dayanılmaz olmaktadır. İsmi senden olanların başörtüsü yasağını dayatmaları senin üzerinden milleti dinden etmelerinin bir kalkışmasıydı.
Bu iş için memurdan başlamak en kolayı idi. Sonra da sıra öğrencilere gelecekti. Öğrenciler demek direkt halka burun buruna gelmek demekti.
Yasağın uygulanmasını milli eğitimde önce öğretmenlerden başladılar sonra öğrencileri hedefe koydular. Bir bakıma kurbağanın sıcak suya yavaş yavaş alıştırılması gibi bir metottu bu. İmanen ölümü yavaş yavaş tattıracaklardı bu millete.
Bayan öğretmenlerimiz günlerce direndi bu yasağa. Uyarmalar, kınamalar, uzaklaştırılmalar, maaş kesim cezaları almış başını gidiyordu o yıllarda. Kimi idareci kerhen yapsa da bu cezalandırmaları, etek öpücülükte dudağı aşınmış şeref yoksunu idarecilerse seve seve verdiler bu cezaları.
Sonuçta bilinçlilik seviyesine göre kimi açtı başını kimi peruk taktı. Kimi istifa etti, kimisi de meslekten atılmayı göze alarak elindeki imkânlarını sonuna kadar kullanarak mücadelesine devam etti. Ben kendi adıma bu bayan öğretmen arkadaşlarımızın hiçbirisinin başlarını açmadan direnmesi taraftarıydım. Zaman zaman da bu düşüncemi kendileriyle paylaşırdım. Başını açanlar bizimle diyaloğa geçmek istemediklerini bildiğimden istifa etmek isteyenlerle sık sık bir araya gelir çözüm yolları arardık. Bir keresinde aramızda şöyle bir diyalog geçmişti mesela; “Siz istifa ederseniz meri kanunlara göre daha sonra bir hak iddiasında bulunamazsınız. Bir hak iddiası için sizin atılmanız daha doğru olacaktır.” Bu arkadaşlar, ileride tekrar dönebilecek ümidinde oldukları için istifa etmenin daha doğru olacağını düşünmüşlerdi. Hâlbuki bunun bin yıl süreceğini iddia eden zafer sarhoşu darbenin baş aktörlü komutanların söylemleri tam aksi yöndeydi. Yani o zulüm devam ettiği sürece istifa edenlerin tekrar dönmesi diye bir ihtimal yoktu. O zaman başörtülü mağdurlarına beki denecekti ki “siz başörtüsünü çıkarmadığınız için istifa etmiştiniz. Haliyle tekrar başlamak istiyorsanız başınız açmak zorunda olduğunu da bilmeniz gerekir” şeklindeki gerekçelerle hakları yine zayi olacaktı.
Baskılara dayanamayıp açılan arkadaşlar olduğu gibi bir süre sonra istifalar ve daha sonra da ihraçlar sürüp gitti. Çünkü bu, bin yıllık süreci olan bir yol için olmazsa olmazlarındandı. Bu topraklarda dini değerlere dayalı devletin bin yıllık hükmü olduysa neden bin yıl sürecek din dışı bir devlet olmasındı.
Asıl kıyamet bu yasağın öğrenciye dokunduğu yerden kopmuştu. Üniversitede okuyan öğrenciler, maruz bırakıldıkları başörtü mezaliminin vahşete varan resimleriyle her gün manşetlerdeydiler. Bunun için üniversitelerin izbe bölümleri ikna odaları olarak ayarlanmıştı. Maksat toplumsal bir hareketliliğe zemin hazırlamadan meseleyi sessiz sedasız bitirmekti. Bu da bu öğrencilerin ikna edilmesinden geçiyordu. Koca koca proflar, işlerini güçlerini bırakmış bu işe odaklanmışlardı. Onlar ikan dese de millet olarak kız öğrencileri kandırmaya matuf bir dayatma olduğunu bildiğimiz bu uygulamanın neresinden bakılırsa bakılsın, hangi açıdan izlenirse izlensin bu manzara, 20. Yüzyıla damgasını vuran batıl zihniyetin kurduğu dünya düzeninin çürüyüp kokuştuğunun resmiydi. Bu da demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi değerlerin meğer hep koca bir yalandan ibaret olduğunu gösteriyordu.
İknadaki temel hedef başörtünün gereksizliğini kabul ettirmekti. Önce geçim gailesiyle korkutuyorlardı körpe kızlarımızı. Meslek sahibi olmayı, para kazanmayı, geçinmeye esas teşkil edecek tüm maddi kazançları put haline getirerek bunu kıymete bindirip, bunların tümüne başörtünün engel olduğunun vurgusu yapılarak hiçbir mantıklı tarafının olmadığını inceden inceye beyinlere işleyecek şekilde geliştirdikleri taktiklerle kandırıyorlardı kızlarımızı.
Sonra da işi daha da basite indirgeyerek başörtünün zaten Allah’ın emri olmadığı safsatasından hareketle bunun imana nazaran fer’i bir mesele olduğu hususu o gün piyasada din adamı kimliğiyle dolaşan sapkın bir iki kişinin görüşleriyle de ispata çalışıyorlardı. Peruk takma fetvalarının uçuştuğu dönem de yine bu ikna dönemiydi. Her yola başvuruluyordu.
Sıra ortaöğretim öğrencilerine geldiğinde ise bir taraftan ikna odalarına alınanlardan açılmış binlerce kız öğrenci olduğu gibi diğer taraftan da ne pahasına olursa olsun okullarından atılmayı göze almış ve mitinglerde hak uğruna mücadele başlatan yine binlerce kız öğrencimiz vardı mağdur edilen.
Bu hengamede okullarda özellikle de imam hatip lisesinde okuyan kız öğrencilere yapılan baskılar iyiden iyiye şiddetini arttırmıştı.
İşe Milli Güvenlik dersinde başladılar. Bu derse askeriyeden üniformalı bir subay girerdi. Bu dersin bir kere kız öğrencilere okutulmasının manasını hala anlayabilmiş değilim. Her askerlik yapanın bile bilmesinin gereksiziliği ortada olan konuların kız öğrencilere zoraki de olsa okutulmasının onlara ne kazanımı olabilirdi? Mesele yine dersin askeri konuların öğretilmesi meselesi değildi elbette. Bir defa bir subayın bu derse giriyor olması başlı başına bir sorundu. Ama emir böyleydi. Bu derse kız öğrenciler başörtüsüyle giremiyordu. Haliyle sınıfta kalıyordu. Ve sınıfını geçemeyen diploma alamıyordu. Demoklesin kılıcı gibi başuclarında bekletilen bir dersti. Başörtü baskısı gören kız öğrencilerimizi derse giren subaya, Kurtuluş Savaşımızda Nene Hatunların, Şerife Bacıların vatan savunmasında verdikleri mücadelenin temelinde bir iman gerçeğinin bulunduğunu anlatsalar da bu başörtünün bir îmani mesele olduğunu dile getirseler de bu ninelerin kılık kıyafetlerinin nasıllığı ifade edilse de emir kulu, vesayet ruhlu subay, betondan bir heykel edasıyla kimseyi dinlemiyordu bile.
Okullarda 28 Şubat zihniyetini alkışlayan ve bin yıl sürecek denilen düzenin kara maskeli emir kulu öğretmenleri de vardı elbette. Bunlar kız sınıflarına her girdiklerinde üniversite ikna odalarında sarf edilen sözlerin aynısı bu küçük yavrularımızın beyinlerini yıkamak için ifade ediyorlardı. Ekonomik özgürlük heyulasını derslerde öyle tatlı tatlı anlatıyorlardı ki bilgi seviyesi yeterli olmayan o körpe yavrularımızın direnmeleri mümkün olmuyordu.
İmam hatip liselerinde özellikle de düzenin suyuna kendini kaptıran meslek dersleri öğretmenlerinin de bu alçakça kervana katılmaları işleri hepten çıkmaza sokmuştu. İkna meselesinde çember zulüm noktasında daralırken kapsam itibariyle olabildiğine genişletilmişti. Dindar diye bilinen öğretmenler dahi alınmıştı bu çembere. Direnenlerin ise bir şekilde baskılanarak etkileri kırılmaya çalışılıyordu. Çünkü bu direnenler kız öğrencilerine başörtünün farz olduğunu bıkıp usanmadan anlatıyordu.
Mustafa SALİM
27 Şubat 2025 Ankara