Türkiye’m Müslümanlar açısından öyle sancılı dönemler yaşadı ve hâlâ da yaşıyor ki bunu iliklerine kadar en çok hissedenler, zannımca 1990 öncesinden doğan insanlarımızdır.
2002’den sonra yaşananlarsa inananların iktidara gelmesiyle başlayan önceki dönemlerden yansımaları içeren olaylardır. Gezi kalkışması ve en son 15 Temmuz darbe girişimi gibi. Bunlar arasındaki diğer muhtıra türü baskıları ise saymıyorum bile.
Geçmişimizde inananların üzerinde derin iz bırakan yine 80 ve öncesi darbelerle huzur bozucu hadiseleri bir tarafa bırakarak dile getirmek istediğim baskıcı olayların başını 28 Şubat’a damgasını vuran postmodern darbe çeker elbette. Sonrasında Gezi kalkışması, akabinde 15 Temmuz darbe girişimi gelir. Kilometre taşları mesabesinde bize uygulanan baskıların bu parametresinde şahit olduğumuz milletimizin o esnadaki metanet ve direnişi bize derin bir geçmişin insanı olduğumuzun gururunu yaşatıyordu elbette. Bu mücadele aslında tarihi destanlarla örülü bir milletin yeniden destan yazmasıydı.
Günün müstekbirleri, 28 Şubat baskılarıyla bu coğrafyada bin yıl süre tanıdıkları bir devletin hayalini kurmuşlardı. Müslümana korku salan hayalleri beş yıl ancak sürebilmişti ve emelleri uğruna yakıp yıktıkları coğrafyanın küllerinden ancak inanan insanların iktidara gelişlerinin yolları açılıyordu.
Mesela; Gezi olaylarıyla madden çökertmeye çalıştılar bu milleti ve devletini. Yakıp yıktılar bu sebeple her yeri ki kendisine gelmesin bu necip millet ve devletiyle yok olup gitsin diye.
Her yaktıkları ateşten daha iri daha diri çıkınca milletimiz, bu sefer gökten ateş yağdırdılar en mahrem yapısına; camisinden Meclisi’ne; hunharca hem de. Etmemişti bu mezalimi bize tarihimizde ne Yunan, ne Moskof ne de Bizans tohumları… Şenaatin adı 15 Temmuz Darbe girişimi oldu ve 250 şehit vermiştik bunu da bertaraf etme yolunda. Çünkü milletimizin savaşı Allah içindi.
Ülkemizi kalkındıran, seksen yılda yapılmayanı yirmi yılda kat be katını ikame eden, vesayet nedir bilmeyen ve milletin içinden gelen bir iktidar vardı dünyanın ibretle izlediği. Dünya beşten büyüktür diyordu. Zalime ayar veriyordu “one munit” diye. Tüm ezberleri bozan bir liderlikti bu; çünkü milletin bağrından almıştı gücünü. Nasılsanız öyle idare edilirsiniz hikmetine ram olan bir topluluğun zaferle ağaya kalkışıydı her tökezlemden sonra yaşananlar. Tökezlemelerden sonra ayağa kalkışınaydı bin yılın hayalini kuran zalimin kini. Ayağa kalkmaması gereken bir milleti hazmedemiyordu dünyaya meydan okumadaki dik duruşuyla sergilediği cengaveriliğini.
Onlar varsın doğa afeti desin, ilahi bir ikaz olduğuna inandığımız 6 Şubat depreminde millet olarak birlik ve beraberliğimiz adına sergilediğimiz metanet dolu vakur davranışlarımız ise başlı başına hikmetlerle dolu bir Ergenekon Destanı gibi işlendi dünyanın belleğine. İçimizdeki bizden olmayan o dışa bağımlı, vesayet mamulü beyinler Türkiye’nin gelişmişliğinin önünü ancak doğa olaylarının alabileceğine o kadar inanmışlardı ki hesapta olmayan bir sel felaketini, bir yangını, hele hele bir depremi dört gözle bekler olmuşlardı. Yine ne hikmetse depremden önce yaşadığımız yangın ormanları cehenneme çevirmişti yeşil örtülü bölgelerimizi. Nefes alamaz hale gelen bu milletin bir daha ayağa kalkmamasını ümit etmişlerdi. Sel felaketi de öyle değil miydi? Tüm dertleri Devlet’in çaresiz gösterilip halkın başına vesayet zihniyetli, satılık ruhların getirilmesiydi. 6 Şubat Depremi’nde gün doğmuştu bu alçalan ruhlara. Tam istedikleri gibi olmuştu her şey. Timsah gözyaşlarında sırıtan niyetlerle halkı galeyana getirmeye çalışmaları o feci günlerde bile kaçmıyordu milletin gözünden. Bu kadar acımasızlardı millete düşman çapulcu güruh. O gün kimler katılmadı ki… Başta Gezi Olaylarının baş aktörleri. Bunların uydurdukları haberleri servis eden, haliyle onların ağzıyla konuşan gizlenmiş FETÖ alçakları, muhalefetin 6+1 masasının piyon ortakları… Hep bir ağızdan mal bulmuş mağribi edasınca felaket tellallığı yaptılar günler boyunca. Mesela Uğru Dündar’ın yaptığı canlı yayında ağlamaklı ses tonunun rol icabı olduğunu ancak canlı yayında olmadıklarını zannettikleri andaki haber ekibinin attığı kahkahalardan anlayabiliyorduk. Milletin uyanışının kendileri için neye mal olacağını bilen müstevliler için bu deprem son şanslarıydı ve bunun sonunda hükümetin mutlaka yıkılması gerekiyordu. Dolayısıyla üç ay sonraki seçimi kazanmaları için son fırsat hükmündeydi bu deprem. Haçlı ordusu gibi dört bir yandan saldırıya geçmelerinin anlamı buydu. Mesele, depremde harap ve bitap düşmüş milletin acınası hali değildi elbette, Gezideki meselenin ağaç meselesi olmaması gibi.
Kurtuluş savaşı verişteki ruhuyla şahit olduğumuz bu milletin 28 Şubat’ından 6 Şubat’ına değin verdiği mücadelede her şahsın mutlaka bir hikâyesi vardır. Dilerim ki bu hikâyeler dile gelsin, geleceğin umudu neslimize örnek olsun. Bu milletin gurur duyacağımız çok hikâyesi vardır. Bu zaman diliminde yaşanan olayların hikâyelerine yıl dönümlerinde mutlaka yer verilmesi gerekir. Kurgulanmadan yaşanmış hikâyelerin ne kadar önemli olduğunu Kur’an’ı Kerim’de bahis konusu edilişinden anlıyoruz.
Geçmişinden ders almayanlar derslerini yaşayarak alırlar. Geçmişimizi çok iyi bilelim ki yeni bir hendek kazınmasın topraklarımızda.
Geçmişimiz çok iyi bilelim ki sokaklarda bombalar patlamasın.
Geçmişimiz çok iyi bilelim ki Gezi’nin ruh hastası çapulcu beyinlerin düşmana fayda sağlayacak benzeri ahmakça yığınlarla sokakları kirletmesinler.
Geçmişi çok iyi bilelim ki mezun teğmenlerin çektikleri kılıçların ne manaya geldiğini bilelim.
Geçmişi çok iyi bilelim ki TÜSİAD’ın tüm bu olayların arkasında duran bir ahtapot olduğunu bilelim.
Geçmişi çok iyi bilelim ki sanatçı mesvettesi azgın azınlığın azgınlıkları karşısında tökezlemeyelim.
Geçmişi çok iyi bilelim ki yalancıların yalanına kanmayalım.
Bunun için nisyan ile malul hafızayı beşerimizi daima canlı tutmak gerekir.
Bu girişten sonra özellikle 28 Şubat sürecinde yaşadıklarımızın canlı örneklerini ifade etmeye çalışacağım.
Mustafa SALİM
26 Şubat 2025 Ankara